Zemherideyiz.Sıcak yatağımdan cep telefonunun acı çalmasına uyandım.Uyku sersemi el yordamı telefonun sesine gitmeye çalışırken duvardaki saatte henüz gecenin üçü olduğunu görünce kızmam endişeye dönüştü.Bu saatte… İçimden inşallah kötü bir durum yoktur diye dua ettim.Ekranındaki kayıtsız telefon numarası endişemi daha da arttırdı.
_ Alo, buyrun dedim. Yarı hiddet yarı endişeyle.
_ Oğuz bey özür dilerim bu saatte aradığım için derken adamın konuşmasının arasına girip
—Hadi gız, bak bu son. Az daha sık dişini. Ikın, başı gözüktü. Çıktı çıkacak. —Aaaaaa! —A desen çıkıyor, az daha ıkın. Gara gapgara! Amanın hem de saçlı başlı çıkıyor. Çıkıyor, çıkıyor, tamam oldu bu iş… Aney tamamdır. Odada ebe Goca Arap garısının hayret içeren sözleri ile kan ter içinde kalmış, menopozun ilk basamağını çoktan geçmiş, onu tanımayan birisine sorsan bakar bakmaz altmışına merdiven dayamış deyivereceği anam Bohçacı Güllü’nün acı dolu çığlıkları odaya sığmayıp mahalleye taşıyordu. Okumaya devam →
Yaşamın getirdikleri bizler için bu kadar ağırken, anlamlandıramadığı bir hayatı bilinçsizce yaşamak zorunda olanlar için ne kadar zor olacağını düşünüp, empati yapan var mı? Oysa ki onlar her yerde. Katıksız, kuralsız, içgüdüsel, alenen yaşıyorlar. Yaşıyorlar da acaba nasıl? Bu, tamamı zihinsel engelli bir ailenin kimsesiz çocuğu Necip’in romanı. Bozkırda, dağda, bayırda değil, çölde açan bir kardelen. Yaşamın tüm engellerini tek başına, hiçbir dış yardım almadan nasıl aşabildiğinin anlatımı. İtilen, kakılan hor görülen birisinin zirve yürüyüşü. Yapayalnız bir insanın azmi, çalışması, dik durması ile tek başına neleri başarabileceğinin romanı. Necip’i ben çok sevdim. Sizin de seveceğinizden eminim. Yaşam serüveninde, Necip’in çok iyi hayali bir yol arkadaşı olacağını düşünüyorum.
İnsanın iç hesaplaşması biter mi hiç! Geçmişiyle hesaplaşır, geçmişine etki edip geleceğini şekillendirenlerle hesaplaşır; hayatla, yaşamla, yaşananlarla, yaşanamayanlarla, hatta bazen Yaradan’la hesaplaşır içinde. En çok da kendisiyle hesaplaşır… Gün gelir içi dolar taşar, tüm hesaplaşmalar düşünceden eyleme geçer.
Kahramanımızın sıradışı olaylarla dolu hikayesini okurken bakalım siz de hesaplaşacak mısınız kendinizle!
….Kalorifer peteğinin önünde büzülmüş, cımbızla geçmişimi deşiyorum. Minnacık bile olsa mutluluk kırıntısı arıyorum. Ne mümkün! Zerresi yok.
Ne hayat ama!
Beynimin, bilinçaltımın en karanlık gün görmeyen dehlizlerinde ne çok acı, yaşanmışlık biriktirmişim. Bu sarmalı kırmalı, eziklerin en eziği olmaktan kurtulmalıyım. Güçlenmeliyim. Oyunu kuralıyla oynamalı, hatta kuralları ben koymalıyım.
Kral olmalıyım; çıplak gezsem bile kral çıplak diyememeliler. İnsanlar yanığıma, yaralarıma bakmamalı, bakamamalı. Geçmişimle yüzleşmeliyim. Yaşamın zehirli çorbasında tuzu olanları… And içiyorum, cehennemin dibinde olsanız, hepinizi bulacağım. Adalet olup, hak edene hak ettiğini fütursuzca dağıtacağım. Sizi ibret-i alemlik yapacağım.
Ateşi dürtmek için kullandığım sopa ile ateşe vurunca bir tutam küllenmiş kağıt daha kıvılcım saçarak havalandı. Keyiflendim.
Taburdan firar edeli çok geçmeden tepeyi kestirmeden aşmayı başarmıştım. Dikine koşmaktan ve adrenalin yoğunluğundan nefesim kesilmişti. Bayır aşağı koşarken ne kadar nefesimi düzeltmeye çalışsam da hala nefes almakta zorlanıyordum.Korku algı aralıklarımı açmış,panik karar alma mekanizmamı hızlandırmıştı.Hemen karşı bayırın yamacındaki diğerlerine göre büyükce duran çalılık dikkatimi çekti. O tarafa giden patikanın şeklini kafama kazıyarak patikaya en uygun girişi planlayıp o tarafa yöneldim. Engimden indiğim hızla yolu geçip bayıra sarınca bastığım taşın ters dönmesi ile geriye doğru savrulmaktan son anda koymuş olduğum elim ile geriye yuvarlanmayı önlemiş olsam da yüzü koyun yere yapışıp seksen doksan santim geriye kaydım. Koşmaktan ve yüksek adrenalinden kesilmiş olan nefesimi dinlendirmeyi istesem de yere ilk koyduğum elimin sızlaması kendime getirdi. Geriye dönüp oturup elime baktığımda taşların elimin üst derisini kaldırdığını ve toprağa bulanan elimden kan tomurcuklarının dışarıya çıkmaya çalıştığını gördüm. Elimi göğsüme doğru silip yüz hizama getirip üfleyerek yanan sızının ve toprak parçalarının avuç içimden gitmesini uğraştım.
Hay böyle saate de saatin alarmına da…Kafamı yastıktan kaldırmaya çalışsamda yatak yapışkan otu olup,sarıp sarmalamış bırakmıyor. Kapalı radyoymuşum da şimdi off dan on’a getirilmişim. Afrika’nın tüm kabileleri kafamın içine toplanmış birbirleriyle yarışırcasına en kötü ezgileri çalıp,başımı çatlatırcasına tepiniyorlar.Başım çatılıyor.Parmağımı kıpırtacak dermanım yok.Kendimi o kadar kötü hissediyorum ki;sormayın. Kurulmuş saat halden anlar mı? Kalk diye alarm kendini yırtmakta diretiyor. Değil kalkmak başımın içerisinde fırtınalar koparan alarmın sesini kesmek için ertele düğmesini basmaya güc bulamıyorum. Bu ne kadar devam etti bilemiyorum; birden içimden kopan bir öfke fırtınası beni komidinin üzerinde kendini yırtan saate savurdu.Değil alarmı kapatmak saati kablolarıyla beraber çekip diğer taraftaki duvara fırlattım.Tam bir ege şivesi ile dilime gelen tüm küfürleri saatin arkasından katıksız yolladım
2011 Libya nın son devlet başkanı Kaddafi’nin ölümünden tam bir düzine yıl geçmiş olmasına rağmen; savaşan iki taraf ne birbirine üstünlüğünü kabul ettirebilmişler ne de çatışmalardan harap olan ülkede barış sağlanabilmişti.Ülke başsızlığa düşmeye görsün iktidarın o muhteşem gücünün cazibesi en antimilitarist insanları bile cezbeder. Bundan gayri o gücü ele geçirebilmek için her yol mübahtır. Amaca ulaşmak için ne yapılması gerekirse hunharca yapılır. Acımasızca,gaddarca. İnsan hayatını hice sayarak. Ülke açlıktan, susuzluktan can çekişirken gencecik insanların bedenlerini ekmek ,kanını su diye ortalığa saçarlar.
Karanlık.Karanlık.Koca zifiri kapkaranlık.Allahım bu nasıl bir işkence.Sanki ana rahmine geri dönmüştü, ama bu sefer bilinci yerindeydi. Otuz üç yaşında kendini bulmaya çalışırken,tökezlemiş yaşamdan kopup tekrardan rahmin içine girivermişti.Hemde öyle dokuz ay falan değil tahminen iki yada üç gün anca olmuştur ama karanlık kendisinden herşeyini almıştı. Artık düşünemiyor,durduğu yerde duramıyor hatta nefessiz kalmış ,soluk bile alamıyordu.
2.Ağır ceza hakimi Erdem Saltık önündeki dosyadan kafasını kaldırmış iki jandarmanın arasında sanık bölümünde süklüm püklüm duran Sabri Bağcık adındaki zanlıyı inceliyordu. Tecrübeli kart hakim bugüne kadar nice davalara bakmıştı. Arkadaşları ile konuşmasında artık hiçbirşey beni şaşırtmıyor,yalanı dolanı,şaşırtma amacını ; kısaca lep demeden leblebiyi hemen anlayabiliyorum diye övünürdü. Yeterki adamın bir dosyasına ,geçmişine bakayım yeter derdi. Okumaya devam →
_ Len Hasan bu taş nasıl patlayacak yumurta gibi ?diye sordu .Hasan _ Ne bileyim ben abi ya kime ne zararı varsa burda kendi kendine durup duru işte.dedi Kamyonetten ölçüm cihazlarını alet edevatları indiren Yavuz _ Abi burası tam tünelin çıkışına denk geliyormuş bundan dolayı tepe traşlanacak ilerde heyelan falan olmasın diye dedi.Kamyonete Yavuz a doğru dönen Levent ustabaşı _ Eksik olma ya Yavuz bilmiyorduk sayende öğrenmiş olduk dedi imalı imalı Hasan _ Dünkü bok cin olmadan adam çarpmaya başlamış ,sanki biz bilmiyoz neden patlatacağımızı gel len madem çok biliyon bi gösterive bakem dinamiti neresine sokcez bu daşın diye Yavuz’a bir göz attı.
Osmanlı Padişahı Sultan Süleyman, dördüncü kez gelmiş olduğu Macaristan seferinde orta ve Güney Macaristan’ı alarak Tuna Nehri’nin batısındaki Buda şehrinde Osmanlı’nın en yeni Budin eyaletinin kurulması çalışmalarından yorulmuş, günün yorgunluğunu omuzlarında fazlasıyla hissetmeye başlamıştı. Akşam yemeğinden sonra yaptığı şekerlemeden henüz kalkmış, içtiği kömürde pişen acı kahvenin zihnini açıp onu kendine getirmesini bekliyordu. Gün bitse de mesaisi henüz bitmemişti. Akşama nihayetlendirip sonuca bağlaması gereken önemli bir konu vardı.